O yedi yaşındaysa demek ben de on ikiydim.. Belki daha küçüktük. Gençlik Parkı’na Galaksi diye yeni bir oyuncak gelmişti. Çok çok hızlı, çok heyecanlı, aniden iniyor, aniden çıkıyor, çok zevkli diye anlatıyorlardı. Kimse bugünkü adrenalin makinesi rollercoster’ların ilk ve güdük örneğinin aslında korkutucu olabileceğinden bahsetmemişti. İkimiz de hevesle bindik. Ama daha onuncu saniyede ne yaptığımızı anlamıştık... Ancak geri dönüş yoktu... Herkes çığlık atıyordu. O kadar korkmuştuk ki, gözlerimizi sıkı sıkı yummuş, sadece bağırıyorduk.
Kardeşim o incecik boynunu kolumun altına sokup, bana sıkıca sarıldı. Ben zayıf kollarımın yettiğince güçlü olmaya çalışıyordum. Bir kolumla demire bütün gücümle tutunmuş diğer kolumla küçük kardeşimin bedenine sıkıca sarılmıştım. “Abla inelim bundan” diye ağlıyordu. Bense sürekli “korkma kardeşim, korkma kardeşim, bitecek, şimdi bitecek, birazdan bitecek” diyor ve o aletin duracağı ana kadar kardeşimi korumak zorunda olduğumu düşünüyordum. Tanrım... İkimiz de o kadar küçüktük ki...
Dün gece birdenbire bu anı çıkıp geldi bir yerden.. Unuttuğum, nerede durduğunu bile bilmediğim o yerden çıktığında önce derin bir iç sızısıyla o incecik boyunlarımız ve birbirimize tutunduğumuz geldi aklıma.
Nereden biliyordum kardeşimi kollamayı? Nereden biliyordum korkumu bir başkası için, benden zayıf olan için saklamam gerektiğini? O küçücük bedeninin bana nasıl titreyerek sığındığını anımsıyorum... Derin bir yorgunlukla gözlerim yaşarıyor bu kelimeleri yazarken...
***
“Korkma birazdan geçecek, şimdi bitecek.”
Bu cümleyi işitmeye duyduğum(uz) ihtiyaç yaşım(ız)la değişmiyormuş...
Her gün bir başka yerden ortaya çıkıyormuş çocukluğumun aslında şifa veren ama isimleri korkuyla anılan o iğnecileri. İğneden ve iğneciden korkardık ama mecbur dayanırdık... İyi olacaktık çünkü. O kol veya popo delik deşik oldukça tecrübe cesurlaştırmıyordu ama bıkkınlık veriyordu insana. Kızıl olmuştum ve o Penicilyn iğneleri bitmiyordu bir türlü. Hayır alışmıyordum, alışamıyordum, “İğnecifatmaanımteyze” nin ocakta kaynattığı iğnesini bana doğrultmasına... Topallaya topallaya yürüyordum iğne olurken kendimi sıkmaktan...
Bugün de işte beklenmedik anlarda karşıma çıkanların bana verdikleri sıkıntıların eninde sonunda şifa sebebi olacağına inanarak dişimi sıksam da topallamam, arada bir size güzel şeyler vaat etmeye dermanımın kalmayışı kendimi sıkmaktan kaynaklanıyor... Ve biliyorum ki bu yazıyı okuyan siz yetişkinler şu anda kendinizi fena halde sıkmaktasınız. Bir yoklayın bedeninizi şimdi, bir fark edin.. Gördünüz mü? Sıkıyorsunuz... Ya bacağınızı, ya belinizi, ya boynunuzu... O kadar çok yakalıyorum ki kendimi ben de...
***
Geçenlerde bir yemekte suçu başkasının üzerine atarak, rahat yaşayabilenlerden konuşuyorduk.
“Vaktiyle Sabah Gazetesi’nde Mansur Forutan ’İclal Aydın’ın kızı gerizekâlı olursa annesi bunu anlayamaz yazmıştı’ben de telefonla arayıp fazla olmadı mı bu diye sorduğumda, ben yazmadım aslında, asistanım yazmış yanıtını vermişti” diye şahane bir anımı anlatıyordum ki arkadaşlarımından biri “Ya İclal, şu basında hakkında en ağır yazılar yazılan üç beş kişiden biri de sen oldun ve valla iyi dayandın” dedi... Arkadaşıma bir şey söyleyemedim... O anda fark ettim ki bunu anlatırken yıllar önce o yazıyı ilk okuduğumda dişimi nasıl sıktıysam aynı şiddetle avucumu sıkmaktayım... Üstelik Mansur’u çırak çıkartacak ustalıkta kötülerle mücadele ede ede buna alışmış olmam gerekirken...
Reklamcı arkadaşlarımın sektör değiştirme çabalarına, gazetecilerin her şeyi bırakıp bir sahil kasabasına yerleşmesine, kayınvalidesini kargoyla Yeni Zelanda’ya göndermeyi düşünenlere o kadar hak veriyorum ki... Kendini nereye kadar sıkabilirsin?
***
Bazen lafa bir başlıyorum, kendimi kaybediyorum... İşte yani sonuçta çalışan insan ol ya da olma... Her yeni gün durmaksızın kaybettiğimiz cesareti anımsatacak bir dosta, bir akrabaya ihtiyaç bitmiyor hiç... Bu yüzden o büyük yalnızlığımızın içinde bir ton para dökerek profesyonellerin kapılarında kuyruk oluyoruz. “Bitti kardeşim bitti, birazdan geçecek” desin biri... “Kendini sıkman kadar doğal bir şey yok, haklısın, vay başına gelenlere bak” desin.. “Daha da kötüsü var elbette ama seninki de kolay değilmiş hakikaten ama sen bunu da atlatırsın” desin..
Bildiğimiz şeyleri söylesin evet.. Ama insan nerede olursa olsun hep aynı şeyi istiyor: çok yakınındaki birileri ses versin!.. Bitti, şimdi bitti desin...